27 Şubat 2011 Pazar
Çocukluk kariyerim: Buz pateni!
26 Şubat 2011 Cumartesi
Davet Sorumluluğu

-Acaba bugün fırtına olabilir mi ki? Sizin orda havalar nasıl?
Özlem, Dot’un kurucu ve yöneticisi Özlem Daltaban. Yani Bayan Bel Kemiği. Dot’un kurumsal bütün işleriyle o ilgileniyor.
Dot’un, bu sene Koleksiyon’un Büyükdere Caddesi’ndeki merkezinde FESTEN’i oynadığını bilmeyen yok. Haberi her yerde çıktı. Biletleri daha gösteri ayı gelmeden tükeniyor. Dot, bu işten de anlının akıyla çıkıyor.
FESTEN için, Koleksiyon’un bahçesindeki çadır kullanılıyor. Çadır 150 seyirci alıyor. Oyunun konusu gereği yapılan ‘kutlama’ya sizler de dahil oluyorsunuz. Sahne ısındıkça terliyor, tedirgin oluyor, sinirleniyor, öfkeleniyorsunuz. Davet edildiğiniz o partiye, öyle oturduğunuz yerden bakakalıyorsunuz. Tıpkı oyundaki karakterlerin pek çoğu gibi. Christian’ın(Cemil Büyükdöğerli) yaptığını yapamadığınız için, Anne Else(İpek Bilgin) gibi sessiz kalıp, olan biteni görmezden geldiğiniz için kendinize çok sinirleniyorsunuz oyun bitince. Ama yapacak birşey yok. Zaten kendinizi fazla kaptırmamanız da iyi. Sonuçta bu bir tiyatro oyunu, siz de bir seyircisiniz.

FESTEN, Koleksiyon’un bahçesinde başlıyor. Sonra oyuncularla birlikte sahnenin bulunduğu çadıra geçiliyor. Oyun boyunca siz sıcacık yerinizde rahat rahat otururken(çadırın ısıtması bir harika, oturma düzeni herkesin görebileceği şekilde, sandalyeler de çok rahat) oyuncular bir içeri bir dışarı gidip geliyorlar. Çünkü Dot yine sınırlarının dışına çıkıyor ve oyun sırasında çadırın dışını da kullanıyor.
Oyunun içindeki seyirci varlığının önemini hissettikçe, kendimi ‘kutlama’nın davetlilerinden biri gibi görebildikçe Özlem’in endişesini anlıyorum. Aslında buna titizlik demek daha doğru olur. ‘Bilet satıldı, oyun oynandı, şu kadar kişi izledi’nin dışında birşey bu. Daha teknik ve epeyce misafirperver. Rüzgâr ya da yağmur sesi acaba oyun sırasında seyirciyi rahatsız eder mi?’ diye bir titizlik. ‘Acaba oyun iyi duyulmaz ve anlaşılmaz mı?’ diye bir incelik.
Yani aslında Dot, her gösterimde sanki gerçek bir ‘kutlama’ya ev sahipliği yapıyor. Davetlilerini arıyor ve bilgi veriyor.
Özlemcim; yağmur, fırtına sizi etkiliyor mu? Özlem: Aslında oyunun çadırda olmasından dolayı havaya bağlı hiçbir olumsuz durum yok. Normal bir yağmur oyunu tatlı tatlı destekliyor… Bir sorun olmuyor hatta güzel bir duygu desteği yapıyor. Giriş sahnesinde seyirciler aşırı ıslanmasınlar diye yağmurluk dağıtıyoruz. Aşırı yağmur ve rüzgârda ise yüksek oranda ses oluyor çadırda. Çadırın malzemesi nedeniyle yağan yağmurun ve sert esen rüzgârın sesi oyuncuların sesini engelleyebilir, oyun anlaşılmaz hale gelebilir. Bu nedenle, ‘tiyatro, yoğun ve yüksek hava koşullarında oyunu iptal edip, erteleyebilir’ diyoruz. http://www.go-dot.org/?p=514
Peki, seyircilere nasıl ulaşıp, oyunun ertelendiğini haber veriyorsunuz? Özlem: Seyircilerin telefonları bizde var. Olası bir durumda hemen arıyoruz onları.
Oyuncular peki? Onlar yağmurdan nasıl etkileniyorlar? Kostüm değişikliği oldu mu? Özlem: Oyuncular için ısıtmalar, şallar, şemsiyeler var. Oyun gereği paltolarıyla oynuyorlar. Hava durumunun olumsuzluğu yokmuş gibi davranmıyorlar.
Peki bu giriş çıkışlarda palto giyme vs.den dolayı oyunun süresinde sarkma ya da temposunda düşme oldu mu? Özlem: Hayır. Çünkü ona göre çalışılmıştı. Oyunun çadırda yapılacağı planlandığı an bunlar düşünülmüştü.
Seyircilerin FESTEN’in Koleksiyon’da ve Çadır’da olmasıyla ilgili yorumları nasıl?
Özlem: Seyirci mekana bayılıyor, bu oyun bir tek burada yapılırmış diyor.
Doğru söze ne denir?!
20 Şubat 2011 Pazar
Şşşt...Barbie Mesafeyi Koru!
Geçenlerde gazetelerde çıktı. Sizler de okumuşsunuzdur. 2004 yılının Şubat ayından beri ayrı olan Barbie ve Ken bu yıl 14 Şubat'ta tekrar bir araya geldiler. Bu konuda başlatılan kampanya ikiliyi bir araya gelmeye ikna etti.

Onların tekrar buluşmasını sağlayan biraz da Toy's Story 3 olmuştu. Filmde artık oynanmadığı için bir yuvaya bağışlanan Barbie, orada Ken ile karşılaşmış ve ona ilk bakışta tekrar kanı kaynamıştı. Ancak filmde, Ken kötü niyetli, pis kumarbazın tekiydi. Toy's Story 3'ü izlemeyenler varsa mutlaka izlemesini öneririm. 3. filmi izlemek için 1. ve 2. filmleri izlemiş olup olmamanız pek de önemli değil.
Peki, Barbie'nin televizyonda yayınlanan ilk oyuncak reklamlarından olduğunu biliyor musunuz?
işte, ilk Barbie reklamı:
Aslında Barbie'nin tüm hikayesi şöyle başlıyor. Amerikalı bir girişimci olan Ruth Handler, bir Almanya gezisinden kızları Barbara ve Kenneth'e armağan olarak bebek getiriyor. Çocuklarının bebeklerle çok ilgilendiklerini görünce hemen harekete geçiyor ve ilk Barbie, 9 Mart 1959'da Mattel tarafından piyasaya sürülüyor. Bu tarih, Barbie'nin de resmi doğum günü olarak kabul edilmiş. Barbie adının nereden geldiği ise oldukça basit: Handler'ın kızı Barbara'nın adından.
İlk Barbie, siyah-beyaz çizgili bir mayo giyiyor.
Barbie ilk çıktığında, çocuklar için olduğu pek anlaşılmıyor. Noel armağanları için hazırlanan bir kataloga konuyor. İlk siparişler hep erkeklerden geliyor. Aslında bunu nedeni çok basit çünkü Barbie bir bebek değil. Bir kadın. Makyajlı, alımlı, seksi bir kadın.
İşte, bu nedenle gündüz kuşağında yayınlanan 'Mickey Club' adlı çocuk programında ilk Barbie reklamları dönmeye başlıyor. Reklamda çocuklara verilen mesaj ise şöyle: "Sen de büyü ve benim gibi güzel ol, kadın ol, gelin ol!"
Bir başka dikkatimi çeken konu da; Ken'in erkek bebek olmasına rağmen Barbie serisi içinde yer aldığı için yine kız çocuklardan ilgi görmesi.

Bu arada Barbie ve Ken'in bir araya gelmesi şerefine, Sevgililer Günü'ne özel, bir de yeni ürün çıktı piyasaya ve iki sevgili tekrar aynı kutuya girdi. Merak ediyorum; acaba Mersin'deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'ndeki '45 cm uygulaması'nı başlatmak isteyen müdür Barbie ve Ken'i aynı ambalaj içinde görünce ne yapacak?!
19 Şubat 2011 Cumartesi
Paylaşmak...
Gelip geçerken kolideki kitapların sayısını kontrol ediyoruz. Kitap alınmış mı diye bakıyoruz. Ama yok, kimse dokunmamış belli. Önce sinirlendik. Küfür ettik. ‘Yahu nasıl olur bu millet hiç mi kitap okumaz’ dedik. Sonra baktık kitapların bir kısmı azalmış.
Ertesi sabah apartmandan çıkarken gördüğüm manzara ise şuydu:

Apartmanızın sevimli kedisi Goncagül, boş kutunun içinde oturuyor.
17 Şubat 2011 Perşembe
Anı Kutusu

Bazı insanlar geçmişle yaşar, her şeyi biriktirip saklarlar ya…
Geçmişe bağlılıkları bazen o kadar fazla olur, yaşadıkları anın keyfine bile varamazlar ya…
Hangisi olursanız olun, mutlaka bir an gelir, süzgeci elinize alır ve tüm geçmişinizi minik bir kutuya tutsak edersiniz.
Bazen o kutuyu yeniden bulursunuz, bazen de elinizin altındadır ve ihtiyaç duydukça açarsınız.
Ben de geçmişine aşırı bağlı ve anılarını tutsak edenlerdenim.
Bana tüm bunları yazdırtan da: ‘Aşk Tesadüfleri Sever’ adlı film.
www.asktesaduflerisever.com
Filmi hırıltı-zırıltı eşliğinde izledim.
Filme gitmeden, ‘kesin ağlayacaksın’ bilgileriyle donatıldığım için,
daha ilk sahnede bebekler doğarken, yani esas kız ve esas oğlan kareye çıkmadan ağlamaya başlamıştım bile.
Yaşamları tesadüflerle örülmüş Özgür(Mehmet Günsür) ile Deniz’in(Belçim Bilgin) öyküsünü anlatıyor film.
Flashbacklerle yüklü Ankara sahneleri…
Manhattan, 312, Kuğulu Park’ta yumurta savaşı, Kıtır, Şinasi Sahnesi, Deneme ve Kolej… Ankaralıları gülümsetiyor.
Zira Ankaralı olmayarak söyleyecek sözlerimin yarısını baştan kaybetmişim aslında.
Duvardaki BlueJean posteri, iki tekerlekli bisikletin selesinin arkasından sallanan küçük, siyah saklama çantası, perma saçlı anneler, dev tuşlu kasetçalar, dedeyle geçirilen zaman, bağırarak söylenen ‘Ele güne karşı’ ve Deniz’in teneke kutusunu açtığında azıcık da olsa gördüğümüz üflemeli top oyunu…
İşte bunlar da beni gülümseten şeyler.
Aslında başından beri beyazlar içinde olan Deniz’in ‘melek’ görüntüsüne hiç inanmak istemedim.
Özgür evden ayrılırken babasıyla(Altan Erkekli) olan tartışmalarına içim kan ağladı.
İki anneye(Şebnem Sönmez ve Ayda Aksel) yapılan yaşlılık makyajına bayıldım.
Sonradan aklanarak iyi kalpli olduğu gördüğümüz Deniz’in sevgilisine(Yiğit Özşener) ise, başından beri varlığıyla Deniz ile Özgür’ün arasında olduğu için, sinir oldum.
Yani kısacası gördüğüm her sahne, beni gerçekmiş gibi içine çekti.
Gelelim benim için filmin bir başka önemine…
Ben de içinde geçmişi sakladığım teneke kutumu açıyorum ve okul anılarımı çekip çıkarıyorum. Birden karşıma ‘Memo’ çıkıyor.
O zamanlar aynı servisteyiz. Ben ondan küçük sınıfım yani ufaklığım. O da okulun en havalı ağabeyi.
Sabahları ‘günaydın’, akşamüstleri de ‘hoşça kalın’ demeyi bir türlü öğrenemediğim için sürekli fırçalanırdım.
O ise servisin baş köşesine, öne, Murat Abi’nin yanına kurulur, boynu hafif öne yatık, uzun saçlarıyla yüzünün sağ yarısını kapatıp çevreye gizemli bakışlar saçardı.
O kısa deri ceketi ile –filmdekinin tıpatıp aynısı- Roxy’de söylediği şarkılar dillerden dillere dolaşırdı.
Filme emeği geçen herkesi kutlarım.
Film, o dönemde büyüyen herkesi gülümsetmesini başarıyor. Ayrıca insan böyle başarılı işlerde, gençken tanıdığı birilerini de görünce iyice gururlanıyor.
Not: Sevgili okurlar, sonunda ben de kendime twitter hesabı açtım: http://twitter.com/#!/BurcuUralKopan
Pinokyoo, Çabuk Bırak O Sigarayı Elinden!
Çalışan annelerin çoğu mutsuz. Ne yapsın, hangi birine götürsün. Zaten iki hafta sonu var. İzin mi alsın, hafta arası mı gitsin? Ne yapsın? Üstelik biletler de pahalı. Zor, çok zor.
Geçen hafta, Pinokyo Müzikali’ni izledim. Dekoru, kostümü, seslendirmesi çok güzeldi. Belli ki oyuncular, Türkçe sözcüklere dudak hareketleri otursun diye uzun uzun çalışmışlar.
Genelde bu tip etkinliklerde gözüme çarpan, çok eğlenen kızının yanında elindeki cep telefonuyla vakit geçiren babalar olur. Ama bu kez öyle bir görüntüyle karşılaşmadım. Çünkü Pinokyo, yetişkinlerin de ilgisini çekebilecek düzeydeydi.
Yalnız çok büyük bir itirazım var. Şu ‘uyuşturucu sigara’ da neyin nesi?
Öyküde, Pinokyo ve Sirk Çocukları, Ahmakistan’da uyuşturucu sigara içmeye zorlanırlar. Sonra da hepsinin eşek kulakları ve kuyrukları çıkar.
Öncelikle eşekleri çok severim. Bu konuda en büyük itirazımı Collodi’ye yapmak isterdim. Ama Collodi, şu anda kendini savunacak durumda olmadığı için çaresiz bu konuyu geçiyorum.
Şu sigara meselesini neden uyarlayıp değiştirmek istemediler bir türlü aklım almıyor. Oyunun büyük bölümü sigara içip, duman altı olan ve ‘uyuşan’ çocuklarla geçiyor. Koca koca sigaralar…
Özendirilen sigara
Dünyaca ünlü Alman yayınevi Taschen’in ‘All-American Ads -40S’ adlı 1940’lardaki Amerikan reklamlarını anlatan kitabından bir sayfa göstermek istiyorum size.
Reklamda tüm doktorların Camel kullandıkları ve onu önerdikleri yazıyor. Ayrıca “Yüz yaşıma kadar yaşayacağım, çünkü Camel içiyorum” diye bir mesaj da var.
Mad Men’i izleyenler de bilir. Bütün bölümlerde herkes fosur fosur sigara içer. Karizmatik Don’umuzun eski karısı Betty, hamileyken bile içerdi şu zıkkımı. Dizide sigaranın içilmediği sahne neredeyse yoktur.
Ama artık günümüzde yetişkin olmak için sigara içmek gerekmiyor.
9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü’ymüş.
Burada sana sesleniyorum Pinokyoo, artık devir değişti. Sen de şu öykünün içindeki sigara konusunu bir kenara bırak.
Alaaddin on Ice
Dün de ‘Alaaddin on Ice’i görmeye gittim. Yeğenim Ali, elini buza değdirme konusunda çok ısrar etti. ‘Olmaz şöyle olur, böyle olur.’ dediysem de ikna edemedim. Çaresiz, buzun kenarında ‘nöbet tutan’ güvenlik görevlisinin yanına gittik.
Ben: - Biz size bir şey sormaya geldik abisi? Ali, neden buza elini süremez?
Güvenlik grevlisi: - Yoo, sürebilir. Ama hemen bir sürüp çeksin.
Hoppalaa…
16 Şubat 2011 Çarşamba
‘Angry Birds’: Asabi kuşlar

‘Angry Birds’: Asabi kuşlar
Bir süredir ‘Angry Birds’ adlı oyuna karı koca deli gibi sarmış durumdayız. Kim daha önce oyunun başına geçecek diye, evde birbirimizle yarışıyoruz.
Artık gözlerim ‘şeş beş’ oldu. Bir de sinir yapıyor ki sormayın.
Oyunun bir öyküsü var: Bir gün domuz krallığı, askerleriyle kuşların yuvalarına saldırıp onların yumurtalarını çalar. Kuşlar da bunu üzerine domuzlara saldırır. İşte, oyunun tüm aşamaları kuşların düzenlediği bu saldırılar üzerine.
Artık nereye baksam bloklar, zıplayan kuşlar ve domuzlar görüyorum.
Oyunu heyecanla oynayıp tüm aşamalarını geçmek istiyorum.
Sanırısınız ki; oyunu bitirince kuşlar beni armağanlara boğacak. Yok öyle bir şey. Olacakları gayet iyi biliyorum: ‘Click here to get the new version!’ Yeni aşamalar için daha çok tıklama, daha çok indirme, daha çok ödeme.
Ben bu yazıyı yazarken Apple’ın sitesinden 10 milyar uygulama indirimi (download) çoktan yapılmış bile. Bir yandan bütün bu uygulamalar, programlar çok hoşuma gidiyor; bir yandan da hepsi bende bitmek tükenmek bilmez bir temizlik hissi uyandırıyor.
Televizyon ve video oyunlarından çıkan parlak, renkli ışıkların çocuklar üzerindeki etkisinin hiç iyi olmadığı bir gerçek. Buna örnek olarak 1997 yılında, Japonya’da yaşanan ‘Kitlesel hastalanma’ örnek gösterilebilir. 1997 yılının, 16 Aralık Salı gecesi Pokémon’un 38inci bölümü 37 yerel televizyon kanalında yayınlanırken, yayının ilk yarım saatinden sonra 600 kadar çocuk epileptik bulgularla hastaneye kaldırılmış.